Kelimebaz
Korsan

MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında Doğu Akdeniz sularını Kilikya’lı korsanlar sarmış. Alanya ile Silifke arasındaki dağlık memlekette otururlar, Mısır-Suriye ile İtalya arasındaki deniz ticaretini vururlarmış. Roma’da kamuoyu yıllar yılı bu mevzuyla çalkalanmış. Bazı Romalı politikacıların buğday fiyatını yükseltmek için el altından Kilikya korsanlarına destek verdiği bile ileri sürülmüş (Cicero’nun nutuklarında var). Nihayet Senato, Pompeius’u korsan sorununu çözmekle görevlendirmiş. Pompeius MÖ 67’de Alanya açıklarındaki deniz savaşında korsanları darmadağın etmiş. Kalanları dağdan indirip, bugünkü Mersin’in az batısında Pompeiopolis adıyla kurduğu kente iskân etmiş; şimdiki Viranşehir. Gelmişken bunla yetinmeyip Suriye’yi, peşinden Armenia’yı fethetmiş.

Roma’nın Yakın Şark’ta ciddi bir imparatorluk kurmaya girişmesi bu olayla başlar. Bakalım Somali’de neler olacak.

İtalyanca corso esasen “koşu” demek. İkincil anlamları A. koşuyolu, geniş ve düz yol, cadde, B. akın, hücum, saldırı. Corsaro bunun türevi, öteden beri “akıncı” anlamında kullanılmış. (İngilizce cursor da haddizatında “koşturucu” oluyor, aynı sözcüğün Fransızca biçiminden.)

Türkçede en erken Seydi Ali Reis’in 1532 tarihli Mirat-ül Memalik adlı eserinde korsar geçiyor. İlginçtir ki Seydi Ali Reis de Hindistan seferi sırasında Somali açıklarında korsan saldırısına uğramış. 16. yüzyıl sonlarında korsan biçimi yerleşmiş görünüyor. Neden /r/ yerine /n/ olmuş bilmiyorum.

(10.11.2008)

Deyyus

Deyyus kelimesinin Yunanca Zeus’la bir alakası olup olmadığını sormuş bir okurum. Elcevap: Yoktur.

Deyyus
(Arapçası /th/ sesiyle dayyûth) Arapçadan Türkçeye alınmış bir kelimedir. İslam öncesi dönemden itibaren Arapçada “karısının başka erkekle yatmasına göz yuman adam, karısını kıskanmayan adam, karısını fahişe olarak pazarlayan adam” anlamlarında kullanılmış. Klasik sözlüklerden Zemaşehri’nin El-Esas’ına göre Aramiceden Arapçaya geçmiş bir kelime. Yine klasiklerden Tacül Arus sözlüğüne göre ise “yumuşamak, gevşemek, cıvımak” anlamına gelen Arapça dâtha fiilinden (kökü dyth) türemiş. Hangisi doğrudur bilmem. Dâtha fiili de Aramice olabilir sonuçta, çünkü lehçelerde Arapça ile Aramicenin hayli girift şekilde içiçe geçtiği görülüyor.

Eskiden Arabistan’da feministler yokmuş, öyle anlaşılıyor. O yüzden “asr-ı saadet” demişler belki.

(09.11.2008)

Kokoreç

Kokoreç’i İstanbul’a Yunanlı meyhanecilerin getirdiği anlaşılıyor. Ömer Seyfettin ilk kez 1920’de, Atina’dan İstanbul’a gelmiş bir aşçının lokantasında kokoreç yemiş, sevmemiş. Öte yandan Yunanca sözlüklerin hepsi kokorétsi’nin Rumca değil Arnavutça bir kelime olduğunu söylüyor. Şaşırtıcı olmasa gerek, çünkü 20. yüzyıl başlarına dek Atina’nın aşağı tabaka sokak kültürü Arnavut kültürüydü. Yunanistan bağımsızlığından önce Atina kasabası ile civar köyleri ezici çoğunlukla Arnavuttu. Halen Attika köylerinde yaşlılar Arnavutça bilir.

Arnavutça sözlüklere bakıyoruz, “bağırsak kızartması” anlamında böyle bir kelime yok, ama mısır ve özellikle mısır koçanı anlamında kokërroz geçiyor. Bulgarca ve Sırpçada da kokoroz mısırdır, bizde Rumeli muhacirleri de bu kelimeyi kullanırlar. Klasik kokoreçin mısır koçanı şeklinde örülmüş bir nesne olduğunu kabul edersek, sanırım şekilden ötürü bir mecazi kullanım sözkonusu olmalı.

Kokorozun kökeni de problem. Birkaç sözlükte “Türkçedir” diye gördüm, ama inandırıcı bulmadım.

(08.11.2008)

Maiyet

Maiyet aslında soyut bir ad, “birliktelik, bir arada olma” demek. Maca Arapça “beraber, ile” anlamında edat. Maca-l-esef (esefle), maca-aile (aileyle beraber), maca-ma-fih (bununla beraber) gibi deyimlerde karşımıza çıkıyor. Macaiyyet de “ilelik” anlamında, edattan yapılmış isim. Arapça sözlüklerde bulamadım, Arapçada kullanılır mı bilmem. Türkçe eski metinlerde hep bu anlamda geçiyor. “Maiyyetle dergâhı şahe gelürlerdi” yani grup olarak, topluca gelirlerdi. “Hem Rum iline hem Anadoliye maiyetle kazasker idı”, yani ikisine birden bakıyordu. “Abdi Paşanın maiyyetine memur edildi,” yani beraberinde bulunmakla görevlendirildi.

“Bir amirin refakatinde bulunan heyet” anlamına ilk kez 19. yüzyılın en sonunda Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki adlı sözlüğünde yer verilmiş. Şemseddin Sami Bey “maiyyetile beraber geldi” örneğini de vermiş, ki eski kullanımda “beraberliğiyle beraber geldi” gibi bir dil yanlışı sayılması lazım. Şimdi sadece bu anlamda kullanılıyor, o da kırk yılda bir.

Mahiyet
başka, alakasız kelime. Nitelik, ya da daha doğrusu “ne-lik” demek. İngilizcesi belki whatness olur.

(07.11.2008)

Şiddet

Şiddet’in asıl karşılığı intensity olmalı. Yani yoğunluk, kuvvetlilik. Şiddetli bir fırtına = an intense storm, şiddetli aşk = intense love. Türkçede yüzyıllarca bu anlamda kullanılmış, ahlaki cihetten olumsuz yükü olmayan bir kelime. Sonra sanırım 1960’ların sonu veya 70’lerin başı olmalı, TRT dilinde şiddet eylemleri diye bir tabir türedi, İngilizce acts of violence deyimine karşılık. Zamanla şiddet, her türlü vurdulu kırdılı eylemin adı oldu. Duygusal şiddet, sözel şiddet, entelektüel şiddet gibi çeşitleri piyasaya çıktı.

Violence
’in doğru çevirisi bence tecavüz olmalıydı. İngilizce sözcükle Türkçesinde ana fikir aynı: kişiler arasında medeni ilişkilerin temelini oluşturan görünmez sınırın izinsiz olarak aşılması hali. Günümüz Türkçesinde tecavüz daha çok ırza tecavüz’ün kısaltması olarak kullanılıyor. Oysa birinin mülküne, onuruna, hakkına, çıkarına, hatta duygularına tecavüz de mümkün. Öyle ince bir iş ki bazen bıçak sokarsın tecavüz sayılmaz, bazen hop birader deyip adamın omzuna elini koysan cinayet çıkar. To violate, violence deyimlerinden kastedilen şey de tam bu.

(06.11.2008)

Menkul

Üç-beş sene var ki menkul kelimesi nurtopu gibi yeni bir anlama kavuştu. Özellikle Radikal gazetesinin yabancı basından çeviri masası bu yeni anlamı pek tutmuşa benziyor. Her gün en az bir kez kullanmadan edemiyorlar. “Kafkas ülkelerinden menkul yeni bir gruplaşma”, “İsrail’in toprak hırsızlığı ile baskıdan menkul siyaseti”, “apartman daireleri ve dükkânlardan menkul dokuz katlı binalar”, “talimatlardan ve tetkiklerden menkul önlemler”… Bizim bildiğimiz Türkçesi oluşan olmalı. Eski dilde müteşekkil denirdi. İngilizcesi to consist of.

Menkul Arapça bir kelime. Nakil eyleminin edilgen sıfatı, yani “nakledilen” ya da “nakledilmiş” demek. Türkçedeki esas kullanımı Menkul Kıymetler Borsası’ndaki gibi, “taşınır” –yani cebine koyup götürebileceğin bir şey. Bir de kerameti kendinden menkul deyimi var. Buradaki sözcük, “hikâye nakletmek” deyimindeki mecazi anlamda. “Nefesi kuvvetli hocaymış, kendi anlatıyor,” anafikir bu.

İmar mevzuatında da menkul inşaat diye bir şey var. Marmaris civarında hani Anıtlar Kurulu’nu kandırmak için ahşap bungalowlara tekerlek takıyorlar, işte o. Ama “dokuz katlı menkul bina?” Zor!

Merak etmeyin, Hakkı Devrimleşmiyorum. Zaman içinde her kelimenin anlamı değişir, kullanıldığı bağlamlar değişir, normaldir, vah eyvah dilimiz elden gidiyor diye dövünmenin âlemi yok. Ama burada sanki Osmanlıca paralama uğruna apaçık hata yapılıyor gibi geldi bana.

(05.11.2008)

Zenci

Zencinin orijinali zangî Farsçadır. Esasen “paslı” demektir, çünkü zang pastır. Arapçada ince /g/ sesi 8. yüzyıldan sonra /c/ye dönüşmüş olduğundan, Arapçası zancî olur. Farsçada da muarreb, yani Arapça telaffuza uydurulmuş biçim olan zancî kullanılır. Türkçede ilk kez 11. yüzyılda yazılı örneğine rastlanır. Orta Asya’da haliyle zenci yoktu. Dolayısıyla Türkler için yeni bir nosyondu, genişleyen kültür ufuklarıyla beraber, adı da Arapça-Farsçadan aldılar.

Zancîbar
Farsça “zenci gelen yer” demek. Afrika’nın doğu kıyısında bir ada üzerindeki kentin adı. Şimdiki adı Zanzibar. Omanlı Arap girişimciler tarafından, Afrika’dan getirilip Ortadoğu’ya sevkedilen zenci köleler için bir tür depo ve pazarlama merkezi olarak 1700 yılı dolaylarında kurulmuş. Trade center gibi bir şey diyebiliriz.

Farsça zang’in diğer biçimi jang, o da pas demek. Eski Farsça /j/ modern Farsçada bazen /j/ bazen /z/ olmuş, bazen bu örnekteki gibi her iki biçim korunmuş. Lehçe farkı olmalı. Ermenice jang (pas, Batı lehçesinde jank) Farsçadan gelen bir kelime.

(04.11.2008)

Sürpriz

Surprise Fransızca. Sur “üstü, üzeri” gibi bir edat, İngilizcesi over; prise “tutma, yakalama, elde etme”, ikisi bileşince “üstüne varma, tepesine binme” gibi bir mana çıkıyor. Fransızcada en erken 1175 dolayında, “olağandışı vergi” anlamında kullanılmış. 16. yüzyıl ortalarından itibaren bugünkü anlamda, ama önceleri çağrışımı daima olumsuz: baskın, tuzağa düşürme, aniden gelme gibi. Türkçe en yakın kavram “uğramak” olmalı. Sürpriz karşılığı uğrantı diyebilir miyiz acaba?

Tabip bir okurum hatırlattı, sözcüğün tıptaki anlamı epilepsi, yani sara imiş, ünlü Fransız hekim Ambroise Paré bu anlamda kullanmış.

Türkçede en erken 1924 tarihli Mehmed Bahaeddin lugatinde yer alıyor. Batı dillerinde anlam nötr, hatta çoğu zaman olumsuz iken Baha Bey “hiç beklenmeyen sevinç, ferah, keyf, sürur, safa” diye çevirmiş sözcüğü.

Amerikan filmlerinin dublajında hâlâ problemdir. Maykıl kaşını kaldırarak “I’m surprised” der, bunu beklemezdim vezninde. Çeviri: “bu bir sürpriz”, aa ne iyi ettin de geldin gibisine.

(03.11.2008)

Çakırkeyif

Çakırkeyif’teki çakır “alaca mavi renk” anlamındaki çakır değil, şarabın asıl Türkçe adı olan çakır. Çakır ta 11. yüzyılda Orta Asya Türkçesinde yaygın olarak kullanılan bir sözcük. Türkiye Türkçesinde de galiba 16. veya 17. yüzyıl dolaylarına dek şarabın halk arasındaki normal adı olarak kalmış. 18. yüzyıl başında tarihçi Naima çakır kelimesini kullanınca “kâse-i hamr demektir” diye açıklama gereğini duyduğuna göre o tarihte artık eskimiş olmalı.

Çilingir sofrası
ndaki çilingir de eskiden “ferforje işi yapan” ya da bugün “kilitçi” anlamına gelen çilingir değil. Farsça şilengâr, yani “şölen donatan”. Farsça şilen/şilân ve Türkçe şölen, ikisi de Moğolcadan alınma bir kültür kavramı. Kelimenin Moğolca aslı çorba demekmiş, ama Cengiz Han sülalesi zamanında Moğolların bir siyasi güç gösterisi olarak kullandıkları muazzam boyutlu resmî ziyafetlere bu ad verilmiş.

Tüketim manyaklığı kapitalizmin icat ettiği bir şey değil. O devirde de bir defada onbin sığır, yüzbin koyun kesip dosta düşmana hava yaparlarmış.

(02.11.2008)

Rum

Erzurum’un aslı Erzen-i Rum’dur. Diğer Erzen olan Erzen-i Arab bugünkü Garzan (yani Kurtalan) ilçesine adını vermiş olan şehirdir; Kurtalan-Batman karayoluna yakın bir yerde harabeleri görülür. 10-11. yüzyıllarda bunlardan birincisi Rum imparatorluğunun, ikincisi Arap-İslam âleminin önemli birer sınır kenti idi.

Rum tabii esasen İtalya’daki Roma kentinin Şark dillerinde geçen adı. Bizim Doğu Roma veya “Bizans” adını verdiğimiz imparatorluğun ahalisi kendini Romaiós yani “Romalı” diye bilirdi. Bizans’ın resmî dili de Romaiká yani Roma dili idi. Helen/Elen adı, özellikle Hıristiyanlık-öncesi Yunanlıları ifade eden, dinsizlik çağrıştıran, güncel anlamı olmayan tarihî bir isimdi. 19. yüzyılda yeni Yunan milliyetçiliğinin doğuşuyla beraber o adı da canlandırdılar.

Acemcede yakın devire kadar Türkiye Türklerine Rum, Asya Türklerine Türk adı verilirdi. Mesela 18. yüzyılda yazılmış olan Senglâh isimli Türkçe-Farsça sözlükte Türkiye Türkçesine özgü olan kelimeler “Rumca”, Çağatayca olanlar “Türkçe” diye belirtiliyor. İranlılar ve galiba Kürtler arasında Türkiye Türklerine halen aşağılayıcı anlamda “Rum” denirmiş diye duydum.

(01.11.2008)

Lacivert

Farsça lâcivard koyu mavi renkli bir süs taşının adı, Frenkçesi lapis lazuli. Lâcivardî ise bu taşın rengi. Bizde de eski metinlerde rengin adı laciverdî diye geçer, 20. yüzyıl ortalarına doğru sondaki /î/ düşer.

Laciverd taşı 6500 seneden beri sadece Afganistan’ın doğusundaki Badahşan ülkesinde bulunan Laciverd Dağı’nda çıkarılmış. Mısır firavun mezarlarında bulunan lacivertlerin bile oradan geldiği biliniyor. Eski devirde madeni belli ki Hintliler işletmişler. Çünkü sözcüğün aslı Eski Hintçe râcâ-varta, yani “kral payı”. Yabancı dilden alınan /r/nin /l/ye dönmesi Farsçada standart.

Avrupa’ya Haçlı Savaşları döneminde ya da belki 1290’larda Sicilya’daki Arap emirliği vasıtasıyla Arapçadan gelmiş. İtalyanca en eski örneklerde lazzuro, lazzulo ve lazzurto görülüyor. Geç Latince lazulum biçiminden lapis lazuli (“lazul taşı”) kalmış. Buna karşılık avam dilinde, baştaki /l/ İtalyanca belirleme harfi (article) zannedilip kesildiği için, azzurro (İt.), azur (Fr.), azure (İng.), azul (İsp.) biçimleri tercih edilmiş.

(31.10.2008)

Kuruş

Ortaçağ boyunca Avrupa’da standart kur 12 gümüş denarius = 1 altın solidus diğer adıyla schilling imiş. 13. yüzyılda altın paraya talep artıp arz yetersiz kalınca, 1 altın paraya eşdeğer (yani 12 gümüş para değerinde) büyük boy gümüş para çıkarmışlar piyasaya. Latince grossus (kalın, kaba) veya İtalyanca grossino adı verilen kalın gümüş sikkeyi ilk kez 1271 tarihinde Tyrol dükü II. Meinhard bastırmış. Kısa sürede bütün Avrupa’da benimsenmiş. Bilhassa Avusturya hanedanına bağlı ülkelerde 1300’lerden itibaren Almanca adıyla grosch bol miktarda basılmış.
1680 tarihli Meninski lugatine göre Osmanlı ülkesinde ğroş veya ğoroş veya ğuruş “Avusturya thaler’ine verilen ad” imiş. Gümüş ğroş ya da kara ğroş İstanbul’da revaçtaymış, ama Macar eyaletlerinde altın florine ğroş ya da kızıl ğroş adı verilirmiş.
Osmanlı devleti ilk kez Viyana yenilgisinden sonraki mali kriz nedeniyle 1690 yılında mangırı tedavülden kaldırıp 120 akçe değerinde gümüş ğuruş darbetmeye başlamış. Tahminimce bunun bir nedeni, Macaristan elden gidince, piyasada yaygın olarak benimsenen Avusturya paralarının kökünün kuruması olabilir. Misal, döviz kaynağı kuruyunca Türk doları basmak gibi bir şey.
Sözcüğün yazımı 20. yüzyıla dek ğuruş idi. Harf devriminden sonra kuruş benimsendi.

(30.10.2008)

Cumhuriyet

Kelimelerden sözedecek sütunumuza şu mübarek bayramda cumhuriyet kelimesiyle başlayalım dedik. Hayırlı olsun.

* * *

Bizim bu taraflarda cumhuriyet kurma işine ilk Mithat Paşa’nın giriştiği rivayet edilir. Üç ayda iki padişah devirmiş olmanın verdiği özgüvenle Paşa, 1876 sonlarında, gerekirse üçüncüsünü de devirip kendi iktidarını kurma zamanı geldiğini düşünmeye başlar. İstanbul sokaklarında birtakım kalabalıklar Paşa lehine tezahürat yaparlar. Vatansever gençlik ayaklanıp yedi düvele, o olmadı Rusya’ya savaş açmayı talep eder. Sonunda Abdülhamit bir sabah dört zaptiye gönderip Paşa’yı evinden aldırır, Avrupa’ya sürer. Konu kapanır.
1917’de Dünya Savaşı sürerken Enver Paşa da cumhuriyet kurma sevdasına düşmüştür. Ancak partidaşı ve diktatörlükteki ortağı olan Talat Paşa buna karşı çıkar. O dönemde Talat’la sıkı fıkı olan komutanlardan Mustafa Kemal Paşa da cumhuriyetin “henüz vakti gelmediği” görüşündedir. Sonradan Falih Rıfkı’ya anlattığı anılarında böyle der. Vakit altı yıl sonra gelir.
Arapça bir sözcük olan cumhûr esasen “küme, yığın” demek. Çöldeki kum tepelerine Araplar cumhur diyor. Bunun çoğulu olan cemâhir bazen “topluca hareket eden insan kalabalığı” anlamında da kullanılıyor. Avrupa’da 18. yüzyıl sonlarında zuhur eden république yahut republic rejimine Osmanlı aydınları önce cumhur adını vermiş. 19. yüzyılın ilk yıllarında buna –iyyet takısı ekleyip Türkçeye özgü yeni bir terim oluşturmuşlar.

(29.10.2008)